Ey mü’minler siz de şöyle deyin: “Biz Allah’a, bize indirilene; İbrâhim, İsmâil, İshâk, Yâkub ve torunlarına indirilene; yine Mûsâ’ya ve İsa’ya verilene, hülâsa Rableri tarafından bütün peygamberlere gönderilene iman ettik. Biz o peygamberler arasında hiçbir ayrım yapmayız. Biz, sadece Allah’a boyun eğen müslümanlarız.”
Bakara / 253.ayet
İşte şu peygamberler ki, biz onların bazısını bazısına üstün kıldık. İçlerinden biriyle Allah doğrudan konuşmuş, birini ise derecelerle yükseltmiştir. Biz, Meryem oğlu İsa’ya apaçık mûcizeler verdik ve onu Rûhu’l-Kudüs’le destekleyip güçlendirdik. Eğer Allah dileseydi, o peygamberlerin hemen ardından gelen insanlar, kendilerine bu kadar açık deliller ulaştıktan sonra birbirleriyle savaşmazlardı. Ne var ki, aralarında anlaşmazlığa düştüler de onlardan iman eden de oldu, inkâr eden de. Şâyet Allah dileseydi onlar birbirleriyle savaşmazlardı. Fakat Allah dilediğini yapar.
Bakara / 87.ayet
Hiç şüphesiz biz Mûsâ’ya kitabı verdik ve ondan sonra birbiri ardınca peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa’ya da apaçık mûcizeler lûtfettik ve onu Rûhu’l-Kudüs ile destekledik. Ama size ne zaman bir peygamber gelip de nefislerinizin hoşlanmayacağı, hevâ ve hevesinize hizmet etmeyecek hükümler getirdiyse, hemen büyüklük taslayarak, kimini yalanlayıp kimini de öldürüyordunuz, öyle değil mi?
Âl-i İmrân • 45
“Meryem! Allah sana, kendisinden bir kelimeyi müjdeliyor. Onun ismi
Meryem oğlu İsa Mesih’tir. O dünyada da âhirette de itibarlı ve Allah’a
yakın kullardan olacaktır.”
Âl-i İmrân • 46
“O, hem beşikte hem yetişkin halde iken insanlara ilâhî gerçekleri
anlatacak ve sâlihlerden olacaktır.”
Âl-i İmrân • 47
Meryem: “Rabbim! Bana bir erkek eli değmemişken benim nasıl çocuğum olabilir?” dedi.
Rabbi de: “İşte Allah, dilediğini böyle yaratır. O, bir şeyin olmasını dilediğinde
ona sadece ‘Ol!’ der, o da hemen oluverir” buyurdu.
Âl-i İmrân • 48
Allah İsa’ya okuyup yazmayı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretecek.
Âl-i İmrân • 49
Allah onu İsrâiloğulları’na peygamber olarak gönderecek, o da onlara şöyle diyecek:
“Şüphesiz ben size Rabbinizden büyük bir mûcize getirdim: Size çamurdan kuş sûretinde
bir şey yapıp ona üfleyeceğim, o da Allah’ın izniyle gerçek kuş olacak. Allah’ın izniyle
anadan doğma körleri ve alaca hastalarını iyileştireceğim. Yine Allah’ın izniyle ölüleri
dirilteceğim. Evlerinizde ne yiyip neleri biriktirdiğinizi size bir bir haber vereceğim.
Eğer inanmak isterseniz bunda sizin için kesin bir delil vardır.”
Âl-i İmrân • 50
“Benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri
helâl kılmak için gönderildim. Size Rabbiniz’den açık bir mûcize getirdim.
O halde Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.”
Âl-i İmrân • 51
“Şüphesiz Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir.
Öyleyse O’na kulluk edin. İşte en doğru yol budur.”
TEFSİR:Bakara suresi 136.ayet
Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri
Sûrenin 135. âyet-i kerîmesi, Medine’deki yahudi ileri gelenleriyle Necran hıristiyanları hakkında nâzil olmuştur. Bunlar din hususunda müslümanlarla münakaşa etmiş ve en üstün dinin kendi dinleri olduğunu ileri sürmüşlerdir. Yahudiler: “Yahudi olun, çünkü bizim peygamberimiz Mûsâ, peygamberlerin en üstünüdür. Kitabımız Tevrât kitapların en iyisidir, dînimiz ise dinlerin en mükemmelidir” deyip Hz. İsa’nın peygamberliğini ve İncil’i, yine Hz. Muhammed (s.a.s.)’in peygamberliğini ve Kur’ân’ı inkâr ettiler. Hıristiyanlar ise: “Hıristiyan olunuz. Çünkü peygamberimiz İsa, peygamberlerin en üstünüdür, kitabımız İncil kitapların en iyisidir, dînimiz de dinlerin en mükemmelidir” diyerek, Hz. Mûsâ’yı ve Tevrât’ı, Hz. Muhammed (s.a.s.)’i ve Kur’ân’ı inkâr ettiler. (Vâhidî, Esbâbu’n-nüzûl, s. 44; Taberî, Câmi‘u’l-beyân, I, 743)
Allah Teâlâ, bu âyet-i kerîmede gerçek dinin hangi din olduğunu haber vermektedir. Bu din, Hz. İbrâhim’in şirk ve küfür gibi her türlü bâtıl inançlardan uzak, dosdoğru tevhid dinidir. Buna Kur’an, “hanif dini” demektedir. İbrâhim, hiçbir zaman müşriklerden de olmamıştır. Dolayısıyla bütün bâtıl ve muharref dinleri bir kenara bırakarak işte bu dine tabi olmak gerekir. Doğru yolu bulabilmek için yahudilerin de, hıristiyanların da müşriklerin de bu dini kabul etmeleri lazımdır.
Hz. İbrâhim’in getirdiği tevhid dininin mensubu olabilmek, onun gereklerini yerine getirebilmek, hatta onu ihya edip yenileyerek yepyeni bir müslüman ümmet oluşturabilmek için öncelikle şöyle külli bir inanç sisteminin kabulüne ihtiyaç vardır: Allah’a iman ilk sırada yer almaktadır. Çünkü o, inanç esaslarının en temel umdesidir. Sonra insanlık tarihi boyunca Allah’ın gönderdiği peygamberler ve onlara indirdiği vahiylere iman sözkonusu edilmektedir. Bir müslüman, Allah’a ve Kur’an’a inandığı gibi daha önce gönderilmiş bulunan bütün peygamberlere ve onlara gelen kitaplara, suhuflara ve diğer vahiylere inanır. Hepsinin Allah’ın gönderdiği peygamber ve Allah’ın indirdiği vahiy olması açısından, bunlar arasında bir ayırım yapmaz. Bunlardan bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etmek gibi dinin tabiatına aykırı bir davranış içine giremez. Ancak o, bütün benliği ile Allah’a ve O’nun emirlerine teslim olur.
Allah’ın rızâsına uygun müslüman ve mü’min olabilmenin gereği budur. Bu bakımdan diğer insanlar; yahudi, hıristiyan ve müşrikler, müslümanların inandıkları gibi inandıkları takdirde hidâyete erecek, doğru yolu bulacaklardır. Dolayısıyla onlara, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’e ve Kur’an’a iman etmeleri şart koşulmaktadır. Böyle bir imanı kabul etmediklerinde ise tevhitten kopacak ve ihtilaf, anlaşmazlık, tefrika ve münakaşanın içine yuvarlanacaklardır. İslâm’la dostluk ve ülfet yolunu terk edecek, ona ve taraftarlarına düşmanlık yolunu seçmiş olacaklardır. Bu noktada Cenab-ı Hak Peygamber Efendimizi teselli etmektedir. Özellikle yahudi ve hıristiyanların menfi düşünce ve davranışları karşısında üzülmemesini, zira Allah’ın yardımının onun için yeterli olacağını haber vermektedir. O, her şeyi işitmekte ve görmektedir. Nitekim Allah Teâlâ, bu yüce va‘dini, Benî Kurayza yahudilerinin öldürülmesi ve esir edilmesiyle, Benî Nadir yahudilerinin Medine dışına çıkarılıp Şam ve diğer yerlere sürülmesiyle ve Necrân hıristiyanlarının da zelîl bir şekilde cizye vermeyi kabul etmeleriyle yerine getirmiştir. (Taberî, Câmi‘u’l-beyân, I, 792)
TEFSİR:Bakara suresi 253.ayet
Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri
Peygamberlik Allah Teâlâ’nın, seçtiği bir kısım kullarına katından bir lutuf olarak ihsan ettiği yüksek bir makamdır. Bir insanın, sadece kendi gayretleriyle bu makama ermesi mümkün değildir. Cenâb-ı Hak, insanların yollarını aydınlatmak üzere kutsal kitaplarda isimlerini zikrettiği veya etmediği pek çok peygamber göndermiştir. Bunlar “doğruluk, güvenilirlik, akıllılık, günahsızlık ve tebliğ” gibi peygamberliğin asgari şartlarını taşımada müşterektirler. Dolayısıyla onların peygamber olduğuna inanır ve bu açıdan onlar arasında bir ayırım yapmayız. (bk. Bakara 2/285) Ancak ilâhî kanunun bir tecellisi olarak bütün alanlarda görülen derece ve fazilet farkı, peygamberler arasında da görülür. Onlar, âyet-i kerîmenin de beyân buyurduğu üzere manevî faziletler, ruhî meziyetler, gösterdikleri mûcizeler, kendilerine indirilen semavî kitaplar ve icra ettikleri fonksiyonlar yönünden farklılık arzetmektedirler.
Âyet-i kerîmedeki, “İçlerinden biriyle Allah doğrudan konuşmuş” (Bakara 2/253) ifadesiyle Tûr-i Sînâ’da ve belirlenmiş gecelerde Allah Te’âlâ’nın sözünü aracısız ve elçisiz dinleyen Hz. Mûsâ kastedilmiştir. “Birini ise derecelerle yükseltmiştir” (Bakara 2/253) ifadesi ile Mîrac gecesi Sidre-i Müntehâ’dan geçirilip “ yayın iki ucu arası kadar veya daha az” (Necm 53/9) sırrı ile mutlak yakınlık makamında âlemlere rahmet olarak gönderilen, kendisine Makam-ı Mahmûd lütfedilen, Allah’ın sevgilisi ve en son peygamberi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.) kastedilmiştir. Meryem oğlu İsa ise açık olarak ismen zikredilmiştir. Allah Teâlâ ona ölüleri diriltme, hastaları şifaya kavuşturma, körü ve ala tenliyi iyileştirme, çamurdan kuş yaratma, gaybî şeylerden haber verme gibi büyük mûcizeler ve peygamberliğini kanıtlayan apaçık deliller vermiştir. (bk. Âl-i İmrân 3/49-50; Mâide 5/110) Ayrıca onu, anne rahmine üflenmesinde, doğumunda, hayatı boyunca ve göğe kaldırılırken Rûhu’l-Kudüs yâni mukaddes, tertemiz rûh olan Cebrâil ile desteklemiştir. Âyetin ifade üslûbundan da kolayca anlaşılacağı üzere bütün bu üstünlükler, peygamberlerin kendi kespleriyle değil, mahza ilâhî bir ikramdır.
Resûlullah (s.a.s.), zaman zaman peygamberler arasındaki fazilet üstünlüğünün gündeme getirilip tartışılmasını edeben uygun görmemiş ise de (bk. Buhârî, Enbiyâ 35; Müslim, Fedâil 159), yeri geldiğinde bizzat kendi faziletlerini dile getirdiği de olmuştur:
“Altı şeyle diğer peygamberlerden üstün kılındım: Bana cevâmi‚u’l-kelim yani az sözle çok mâna ifade etme özelliği verildi. Düşmanın gönlüne korku salmakla yardım olundum. Bana ganimet helâl kılındı. Yeryüzü benim için temiz kılınıp mescid sayıldı. Bütün insanlara peygamber olarak gönderildim ve peygamberlik benimle sona erdi.” (Buhârî, Teyemmüm 1; Müslim, Mesâcid 3, 5)
“Ben Allah’ın habîbiyim[1], fakat övünme yok. Kıyamet günü Hamd sancağını taşıyacağım, fakat övünme yok. Kıyamet günü ilk şefaat edecek ve ilk şefaat edilecek benim, fakat övünme yok. Cennet kapılarının halkalarını ilk hareket ettirecek ben olacağım, Allah benimle cennet kapılarını açacak, benimle birlikte fakir mü’minler cennete girecek, fakat övünme yok. Ben öncekiler ve sonrakiler arasında en kerîm[2] insanım, fakat övünme yok.” (Tirmizî, Menâkıb 1/3616)
Hasılı Allah Te’âlâ, beşeriyet tarihi boyunca her dönemde, o dönemde yaşayan insanların istidat ve ihtiyaçlarına göre peygamberler göndermiş, şeriatler indirmiş ve teklifler koymuştur. İlk peygamber Hz. Âdem’e ancak o zamanki insanların istidatlarına uygun olarak on sahifeden ibaret ilâhî hükümler indirilmiştir. İnsanlığın istidat, kabiliyet ve ihtiyaçları peyderpey geliştikçe, gönderilecek peygamber ve indirilecek kitap ona göre seçilmiştir. Peygamberler, gönderildikleri ümmetlerin birer öğretmeni olmuşlardır. Onlara Allah’ın âyetlerini okuyup tebliğ etmişler, iman kardeşi olmanın, dünya ve âhirette mutlu olmanın yollarını göstermişlerdir. Onların vazîfesi, sadece tebliğdir; kimseyi zorla imana getirmek ve itaate sevketmek değildir. Dünyanın insan için bir imtihan alanı olmasının hikmeti de budur. Bu sebeple onların davetine herkes aynı ciddiyet ve samimiyetle kulak vermemiştir. İnsanlar ihtilâf etmişler; aynı inanca sahip olma ve aynı istikâmete yönelmede anlaşmazlığa düşmüşlerdir. İçlerinden inananlar olduğu gibi belki onlardan daha fazla inkâr edenler olmuştur. Bunun tabiî bir neticesi olarak insanlık tarihi boyunca inananlarla inanmayanlar arasında sürekli bir savaş hali devam edegelmiştir. Âyet-i kerîme bunun Allah’ın dilemesine bağlı olarak vuku bulduğunu, eğer Allah dilemeseydi savaşların ve insanların birbirlerini öldürmelerinin mümkün olmayacağını haber vermektedir. Fakat ilâhî irade, savaşın ve öldürmenin olması yönünde tecelli etmiştir. Dünyevî, uhrevî ve ictimâî dengeler açısından bu kaçınılmaz olmuştur. Şairin ifaedsiyle:
“Nedir murâdı bilinmez, fakat Hakîm-i ezel
Cihânı ma‘reke halk eylemiş, hayatı cedel.” (Mehmet Akif Bey)
“Rabbimizin muradını tam olarak bilemesek de, insanlık tarihi boyunca yaşanan olaylar şunu göstermektedir ki, Allah Teâlâ dünyayı bir savaş alanı kılmıştır, hayatı da baştan sona hararetli bir mücâdele.”
Önemli olan bu savaş alanında mücadelemizi düzgün yapıp, hiçbir ticaret ve dostluğun bulunmadığı o büyük güne hazırlanmaktır:
[1] Habîb: Allah’ın en çok sevdiği kul.
[2] Kerîm: En şerefli, en cömert, en faziletli kul.
TEFSİR:Bakara suresi 87.ayet
Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri
Cenâb-ı Hak, İsrâîloğulları’na bir nimet olarak Mûsâ (a.s.)’ı gönderdi ve ona Tevrat’ı verdi. Ondan sonra da pek çok peygamberler lutfetti. Bunlar Dâvûd, Süleyman, Uzeyr, İlyâs, Elyesa‘, Yûnus, Zekeriyya, Yahyâ ve diğerleriydi. Daha sonra da Îsâ (a.s.)’ı gönderip ona inkâr edilmesi mümkün olmayan apaçık mûcizeler lûtfetti. Onu Rûhu’l-Kudüs ile destekleyip kuvvetlendirdi.
“Rûhu’l-Kudüs” kelime olarak fevkalâde temizlik, nezahet, bereket rûhu ve mukaddes ruh mânalarına gelip, Cebrâil (a.s.)’ın bir ismidir. (bk. Nahl 16/102; Şuarâ 26/193; Meryem 19/17) Bu da gösteriyor ki, Rûhu’l-Kudüs, Hz. İsa’nın şahsiyetinden bir parça değil, sadece onun destekleyicisidir. Şu hâlde hıristiyanların, Rûhu’l-Kudüs’ü, Îsâ (a.s.)’ın öz şahsiyetinin bir parçası gibi tasavvur etmeleri, bâtıl bir inançtır.
Cebrâil (a.s.), diğer peygamberlere de vahiy getirmiş olmakla birlikte Hz. İsa’ya daha çok destek vermiştir. Hz. Meryem’e onun doğumunu müjdeleyen, Cebrâil (a.s.)’dır. Hz. İsa, onun üflemesi ile doğmuş, onun terbiye ve desteğiyle büyümüş, her nereye gittiyse Cebrâil (a.s.)’ı yanında bulmuştur.
Allah’ın insanlara peygamber gönderme âdeti ve bilhassa bu konuda İsrâiloğullarına yönelik lutufları hatırlatıldıktan sonra, Allah’a ve peygamberlerine isyanı âdet hâline getiren yahudilerin inkâr ve zulümleri yüzlerine vurulmaktadır. Cenâb-ı Hak onları azarlayarak ve yaptıkları çirkinlikleri ayıplayarak şöyle sormaktadır:
“Benim peygamberlerim, sizin keyfinize uymayan ilâhî emirlerle geldiğinde, onlara tâbî olmayı kibrinize yediremeyip kafa tutacaksınız, sonunda bir kısmını yalanlayıp bir kısmını da öldürecek misiniz?”
İsrâiloğulları’nın tarih boyunca yaptığı bundan ibarettir. Kendilerine gelen peygamberlere tâbî olmamış, onları yalanlamış, kimine hayat boyu zulmetmiş, kimini de şehîd etmişlerdir. Son Peygamber Resûlullah (s.a.s.) gelince yine kibirlenmişler, onu yalanlamakla kalmayıp şehîd etmeyi bile defalarca planlamışlardır. Zira bu âyet-i kerîmede, Peygamber Efendimiz’i öldürme azminde olduklarına açık bir işaret vardır.
Yahudiler, Cenâb-ı Hakk’ın bu tesirli irşâdına, acı tatlı hatırlatmalarına, îkaz ve azarlamalarına karşı küstahça cevap verdiler:
TEFSİR: Âl-i İmrân 45–46
Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri
Cenâb-ı Hak, büyük bir kudret nişânesi olarak Hz. İsa’yı babasız yaratmayı murad etti.
Bu sebeple Hz. Meryem’i küçük yaşından itibaren özel bir korumaya aldı,
onu meleklerin desteklediği bir mertebeye yükseltti.
Melekler ona, mucizevi bir şekilde doğacak oğlunu müjdelediler ve Hz. İsa’nın
özelliklerini şöyle açıkladılar:
• “Allah’tan bir kelime” olması:
Hz. İsa, bir erkek olmaksızın Allah’ın “Ol!” emriyle yaratılmıştır.
• “Meryem oğlu Mesih”:
Bu ifade onun babasız dünyaya geldiğini ve tanrı olmadığını vurgular.
“Mesih” lakabı “mübarek, günahlardan arındırılmış, kutsanmış” anlamlarına gelir.
• Dünya ve âhirette şeref sahibi olması:
Peygamberlik makamı ve özel vasıfları sebebiyle hem dünyada itibarlı,
hem de âhirette yüksek derecelere sahiptir.
• Allah’a yakın kullardan olması:
İnsanları Allah’ın yoluna çağıran seçkin bir kuldur.
• Hem beşikte hem yetişkin iken konuşması:
Meryem Sûresi 30-33’de bebekken konuşması anlatılır.
Bu özellik, onun ilâhlığını değil, Allah’ın ona verdiği mucizeyi gösterir.
• Sâlihlerden olması:
Bütün peygamberler gibi hayırlı işlerde en ileri derecededir.
TEFSİR: Âl-i İmrân 46
Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri
Âyet, Hz. İsa’nın hem beşikte iken mucizevi şekilde konuşacağını, hem de
yetişkin olduğunda insanlara aynı ilahî hakikatleri anlatacağını bildirir.
Beşikte konuşması, Meryem Sûresi 30–33. âyetlerde detaylıdır. Bebek hâliyle:
• “Ben Allah’ın kuluyum.”
• “O bana kitap verdi.”
• “Beni peygamber kıldı.”
gibi sözleri dile getirmesi, onun ulûhiyet iddialarını reddeden ilk mucizesidir.
Yetişkinlik döneminde de aynı tebliğ devam etmiş, Allah’ın birliği ve emirleri
hakkında insanlara hakkı açıklamıştır.
Hz. İsa’nın beşikten olgunluğa kadar aynı çizgide konuşması, onun tanrı olmadığını;
Allah’ın seçilmiş bir kulu ve peygamberi olduğunu gösterir.
Ayrıca “sâlihlerden olması” onun tüm peygamberler gibi tertemiz bir ahlâk ve
hayırlı amellerle donatıldığına işaret eder.
TEFSİR: Âl-i İmrân 47
Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri
Hz. Meryem, evli olmadığı ve kendisine bir erkek eli değmediği için bir çocuk sahibi
olmasının nasıl mümkün olacağını merak etmiş ve şaşkınlığını açıkça dile getirmiştir.
Bu, onun iffetine, temizliğine ve hayret içindeki hâline işaret eder.
Cenâb-ı Hak ise ona yaratmanın hakikatini bildirir:
“Allah dilediğini böyle yaratır. Bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece ‘Ol!’ der;
o da hemen oluverir.”
Bu âyet, Hz. İsa'nın doğumunun olağanüstü olduğunu fakat bunun Allah’ın kudreti içinde
son derece kolay bir iş olduğunu vurgular.
Hz. İsa’nın yaratılışı, insanın aklını şaşırtan bir mucize olmakla birlikte:
• Tanrılık isnadını reddeder,
• Allah’ın kudretini öne çıkarır,
• Meryem’in iffetine şahitlik eder,
• İnsanlara Allah’ın mutlak yaratma gücünü gösterir.
Bu olay, insanın sebeplere bağlı yaratılışının ötesinde, Allah’ın dilediğini sebepsiz
yaratabileceğini açıkça ortaya koymaktadır.
TEFSİR: Âl-i İmrân 48–51
Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri
Allah Teâlâ, Hz. İsa’ya okuma-yazmayı, hikmeti, Tevrât ve İncil’i öğretti; onu
İsrâiloğulları’na peygamber olarak gönderdi. Peygamberliğini ispat eden birçok
mucize de ona verildi. Bunlar özetle şunlardır:
• Çamurdan kuş biçiminde bir şey yapıp üflemesiyle onun Allah’ın izniyle gerçek bir kuşa dönüşmesi,
• Allah’ın izniyle anadan doğma körleri ve alaca hastalarını iyileştirmesi,
• Yine Allah’ın izniyle ölüleri diriltmesi,
• İnsanların evlerinde ne yiyip biriktirdiklerini haber vermesi.
Hz. İsa’nın görevi, kendinden önce gelen Tevrât’ı tasdik etmek ve İsrâiloğulları’na daha önce
haram kılınan bazı şeyleri tekrar helâl kılmaktı. Yahudilere uygulanan bazı yasaklar, onların
isyanları sebebiyle getirilmişti; Hz. İsa’nın şeriatı bu ağır yükleri hafifletti.
Hz. İsa, bu mucizelerle peygamberliğinin açık delillerini ortaya koyduktan sonra şöyle dedi:
“O halde Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.
Şüphesiz Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir.
O’na kulluk edin. İşte bu en doğru yoldur.” (Âl-i İmrân 3/50–51)
Bu sözler, onun ilah olmadığına; yalnızca Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna delildir.
TEFSİR: Âl-i İmrân 49 (48–51 Bağlamı)
Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri
Allah Teâlâ, Hz. İsa’yı İsrâiloğulları’na peygamber olarak göndermiş ve peygamberliğini
ispat için ona bir takım mûcizeler vermiştir. Bu âyet, o mucizelerin ana başlıklarını sayar:
• Çamurdan kuş sûreti yapıp üflemesiyle, onun Allah’ın izniyle canlı bir kuşa dönüşmesi,
• Anadan doğma körleri ve alaca hastalarını iyileştirmesi,
• Allah’ın izniyle ölüleri diriltmesi,
• İnsanların evlerinde yedikleri ve sakladıkları şeyleri haber vermesi.
Burada özellikle “Allah’ın izniyle” kaydı tekrar tekrar vurgulanır. Bu vurgu, mucizenin
kaynağının Hz. İsa’nın kendi kudreti olmadığını; bütün gücün Allah’a ait olduğunu bildirir.
Dolayısıyla bu mûcizeler, Hz. İsa’nın ilâhlığına değil; Allah’ın onu desteklediğine ve
peygamber olarak görevlendirdiğine delildir.
Hz. İsa bu delilleri gösterirken, insanları Allah’a iman etmeye ve kendisine peygamber olarak
itaat etmeye çağırır. Böylece “mucize” bir gösteri değil; hakikate davetin kapısı olur.
TEFSİR: Âl-i İmrân 50 (48–51 Bağlamı)
Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri
Allah Teâlâ, Hz. İsa’yı İsrâiloğulları’na peygamber olarak göndermiş ve peygamberliğini
ispat için ona bir takım mûcizeler vermiştir. Bu âyet, o mucizelerin ana başlıklarını sayar:
• Çamurdan kuş sûreti yapıp üflemesiyle, onun Allah’ın izniyle canlı bir kuşa dönüşmesi,
• Anadan doğma körleri ve alaca hastalarını iyileştirmesi,
• Allah’ın izniyle ölüleri diriltmesi,
• İnsanların evlerinde yedikleri ve sakladıkları şeyleri haber vermesi.
Burada özellikle “Allah’ın izniyle” kaydı tekrar tekrar vurgulanır. Bu vurgu, mucizenin
kaynağının Hz. İsa’nın kendi kudreti olmadığını; bütün gücün Allah’a ait olduğunu bildirir.
Dolayısıyla bu mûcizeler, Hz. İsa’nın ilâhlığına değil; Allah’ın onu desteklediğine ve
peygamber olarak görevlendirdiğine delildir.
Hz. İsa bu delilleri gösterirken, insanları Allah’a iman etmeye ve kendisine peygamber olarak
itaat etmeye çağırır. Böylece “mucize” bir gösteri değil; hakikate davetin kapısı olur.
TEFSİR: Âl-i İmrân 51
Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri
Bu ayet, Hz. İsa’nın mesajının özünü ifade eder. O, kendisinin de herkes gibi Allah’ın kulu
olduğunu açık bir şekilde beyan etmekte ve ulûhiyet iddialarını reddetmektedir.
Hz. İsa’nın sözleri şunları vurgular:
• Allah hem onun Rabbi hem de bütün insanların Rabbidir.
• Kulluk yalnızca Allah’adır; başka hiçbir varlığa ilahlık yakışmaz.
• En doğru yol, bütün peygamberlerin öğrettiği tevhid yoludur.
Bu ayet, hıristiyanların Hz. İsa’ya tanrılık izafe etmelerinin yanlışlığını en açık
şekilde ortaya koyar. Çünkü Hz. İsa kendisini “Rab” değil, “kul” olarak tanımlamış;
insanları Allah’ın yoluna davet etmiştir.
Ayet ayrıca, peygamberlerin mesajındaki ortak çizgiyi de hatırlatır:
Tevhid, kulluk, teslimiyet ve doğruluk.
Bu davet, Hz. Musa’dan Hz. İsa’ya, Hz. İsa’dan Hz. Muhammed (s.a.s.)’e kadar
tüm nebîlerin ortak sözüdür.